Ömür kilometresinin sonuna doğru yaklaşırken gün dünden kötü geliyor...
Memleket adeta yangın yeri...
Yokluk yoksunluk gırla gidiyor...
Suçluluğun bezginliğiyle kendime geriden bakıyorum...
Ağırlığı altında güçsüz kalıp ezildiğin acılar dayanılacak gibi değil, bir yanda kopamadığın memleket meseleleri, diğer yanda belki de en yakının saplamış ihanetin hançerini böğrüne…
Birbirini anlamayan boğucu kalabalıkta bir başınasın; kıvranıyorsun sarmalında çözümsüzlüğün, dilinde yanık bir türküsü Anadolu’nun, “Erzurum dağları da kar ile boran/ İçerime koydun dert ile verem…”
Hep kara yazıp, kara konuşup, kara kara düşünecek miyiz?
Duymayacak mıyız tenimizde umut ve aydınlık saçan kuşun kanadının esintisini?
Mutluluk, gökyüzündeki yıldızlar kadar uzak, ulaşmak için ebemkuşağının altından geçmek gerek…
13 yıl önce dönülmeze göçen Ahmet Erhan’ın,”Anne ben geldim / ağdaki balık / bardakta ki su kadar umarsızım / dizlerin duruyor mu başımı koyacak?...” dizeleri düşerken yüreğime, çoğunlukları sarıp ısıtacak bir ana kucağı arıyorum…
Ama yok!
Günübirlik çıkarlara ipotek edilmiş tüm arı duru değerler!..
Güzelliklerin boynu bükük…
Arsız arsız gülüyor karanlık!..
Çıkarsız sevmeler peşin hükümlere tutsak…
Okşayamıyorsun kanının kaynadığı bir çocuğun başını...
Ah sevda, ne yakıcıymışsın ve nankör, eritip yok ediyorsun değdiğin yerleri...
Hangi oluşum böylesine savunmasız bırakır kendini besleyen değerleri?
Bir zamanlar büyük namussuzluk sayılan ihanet, ayrıkotu olup sarmış çevremizi...
Basit yararlar uğruna insanın kendi soyunu kırması, yaşadığı ülkeyi satması, sevip kokladığı yârini aldatması toplumda geniş kabul görüyor artık...
Bu nasıl bir kurgu, nasıl döngüdür ki çoğaldıkça yalnızlaşıyoruz…
Gören göz katlanmıyor ihanetin buncasına; hani Anadolu’da “Taşları bağlayıp köpekleri salmışlar...”derler ya, öylesine yakıcı süreçten geçiyoruz...