Rivatettir, doğrudur. Hiç önemli değil. Olayın şekli, şemali,içeriği önemlidir, ders çıkarıcıdır.
Mevlana, bir vakit, takipçilerinden biri olan ŞİRAZETTİN’in evine gider. Yağ kandilleri ışığında, gece boyu sohbet edilir, bir vakit yatma zamanıdır.
Odası hazırlanır, herkes uykusuna çekilir çekilmesine de, ŞİRAZETTİN’in içi, kıpır kıpırdır. Bir türlü uyku tutmaz gözlerini.
Sabaha kadar, üstadının odasının kapısına gider,gelir. Her seferinde “Rumi” nin, güneşin doğuş yönündeki pencereye yakın bir yerde, adeta iki büklüm, KOLLARI, dizlerinin altından geçmiş, elleri kenetlenmiş bir vaziyette, hafif hafif esner vaziyette, “” riyazet” içinde bulur.
Şimdi RİYAZET, “” metafizik” disiplinde, çok önemli bir durumdur. KİŞİ, uyur-uyanık halin arasında, beynin adeta bilimötesi denebilecek halde çalışmasına şahit olabilir.
Gerçeğin(!) umulmadık boyutları, arka “gözün” önüne gelebilir. Bunu hasbelkader, farkında olmadan, tuhaf bir şekilde deneylemiş biriyim ve birkaç gün de kendime gelememiş, sersem sepelek dolaşıp, durmuştum.
Neyse.
Kahvaltı sofrasına oturulur, ŞİRAZETTİN, üstadına takılır: efendim, yatağınızı yadırgadınız, rahat edemediniz galiba der.
Rumi’nin ,( bazı hallerini beğenmesem de, kabul etmeliyim ki ), verdiği YANIT, zaman- idrak ötesidir.
“ hayır herşey yolunda” der. Ancak, ekler: BEN UYURSAM-SEN UYURSAN-BİZ UYURSAK, KORKARIM, DÜNYANIN BAŞINA BİR HÂL GELECEK. DÜNYAYA “” KİM İMDAT” EDECEK O ZAMAN!
Evet, “” imdat etmek” ten ne anladığınız, size bağlı bir şey.
İnsanın “ insan olabilmesi- insanlaşabilmesi”, çok zorlu bir süreç. Kanımca, henüz başlamayan bir süreç.
Küçük topluluklar halinde yaşayanların, bu sürece girmiş olabileceğini düşünüyorum.
Nerdedirler, kimlerdir, nasıllardır, bilmiyorum ancak, hissedebiliyorum. O kadar da başıboş değiliz, bu toz zerresi gezegende.
Şayet “ insanlaşabilmeyi” başlatabilseydik, tarihin bir döneminde, hiç birbirimizi öldürüp, durur muyduk!
Hatırlayabildiğim kadarıyla, 1000’li yıllara doğru, bugünkü arabistanın, güney doğusunda, “ karmati ,( ismaili anlayışının bir kolu), islam halk cumhuriyeti kurulur.
(( Rahmetli NEJAT BİRDOĞAN, çok güzel anlatmıştı.))
Bu devlet, gerçekten inanılmaz bir “ halk” devleti idi. Şöyle ki: para yok, takas var.üretilenler, elden geldiği kadar, halka , eşit şekilde dağıtılmaktadır.
Dini yapılar, yalnızca, birkaç tane büyük şehirdedir. Her Cuma, büyük şehirlerin ana meydanlarında, kullanılmayan eşyalar sergilenir, eşyaları getirip, bırakanlar, ikindin vaktine kadar, KENT merkezine gelmezler. Amaç, kimlerin o eşyaları aldığını görmemeleridir.
Maalesef(!), benzer bir uygulama, yakın bir tarihde, NORVEÇ OSLO’da, değişik bir biçimde uygulanıyor’du!
Oslo’nun çevresindeki bahçeli evlerde oturanlar, her Pazar, kullanmadıkları eşyaları, kapı önlerine koyuyorlar, ikindine kadar, kolay kolay dışarı çıkmıyorlardı. İhtiyaç sahipleri, gelip ihtiyaçları olan eşyaları alıyorken!!!
Çok akıllı TÜRKLER, bunları toplayıp, bit pazarında “” satmaya” başlar!!!
Yer misiniz- yemez misiniz…
Antepde, bilmem kaçıncı kuruluş yıl dönümünde, dükkanının önüne tezgah açıp, bedava BAKLAVA dağıtan antepli baklavacının, “Anteplinin”, beleş baklava uğruna izdiham çıkarması karşısında, polisi çağırıp, kargaşayı bertaraf ettirdiğini de unutmuyoruz.
Demekki bir yanıyla, dünyaya “İMDAT” etmek gerekmektedir.
Peki nasıl imdat edilebilecektir dünyaya…
YAZI BOYUTU: