Yazmamız gerekenler;Anneannem, biz ve dünyaya dair.
ZEKİYE HANIM, babası mısırlı bir tacirmiş; ibrahim mısrî.
1910 doğumlu olduğuna göre, padişah, 5. Sultan Mehmet reşat.
Padişahlar içinde, en başta gelen çocuksu, dünyadan bîhaber kişi. Zaten tahta da geçeceği karışık haldeyken, 2. Abdülhamitin, tahttan indirilmesi üzerine, alelacele tahta çıkartılan bir “ masum”.
Bu arada, aramızda yaşayan peki bir “osmanlı” seviciler, bu arada, padişah 2. Osmanın yani GENÇ OSMAN’ın, YEDİKULE zındanlarında, nasıl öldürüldüğüne de bi yol baksalar diyorum…
İbrahim Mısri’nin, ne zaman-neden-nasıl buralara geldiğini bilen yok.
İlginç olan şudur ki, özü sözü MISIRLI olan bu adam, soyadı yasası çıktığında, hayli-saf bir TÜRKÇE sözcük olan, “” gürsey”i, soyad olarak almıştır.
Ancak gel gör ki, AYNI ADAM, etine buduna bakmadan, 8 tane de çocuk yapmaz mı!
En küçük oğlu, en küçük dayımız, dendiğine göre, anasının karnında, henüz 6 aylıkken, ibrahim Efendi, terk-i dünya eder.
BİZİM Niğdeliler’in, son derece hoş bir sözü vardır, haddini bilmeyenlere. Derler ki:
BOYUNA POSUNA BAKMAZ, HASAN DAĞINA, ODUNA GİDER.
HADİ buyrun bakalım.
Bre adam, bu ne ciddiyetsizlik…
Ki, ibrahim dedenin, ölmesini takiben,tahminen 1929 gibi olmalı, zannederim, evde, 6 çocuk kalmıştır. Anneannem evlidir ve annem,( 1926), zaten doğmuştur.
Ciddi sayılabilecek bir açlık çekildiğini, ZEKİYE HANIM’dan dinlemişliğimiz vardır.
Daha sonra, anneannemin evine, yatılı orta hizmetlisi olarak gelecek olan, FATMA HANIM, büyük nenemiz BEDİA HANIM’ın, parasızlıktan, bîçare halde, bahçenin, fiyakalı ( bugün onlara, ferforje deniyor), demirlerini, birer birer sattırdığını bize söylemişti.
Artık daha sonra, nasıl olduysa, HALEP’te yaşayan, muhtemelen “ amcalar” olmalı ki, Bedia Nene, onlara mektup yazdırıp, durumu tüm vahametiyle anlatır.
Derken amcalar, Mersin’ e gelirler. Rasgele mi artık, bilemiyorum, 2 kız iki oğlan evladı alıp, açlıktan ölmesinler diyerek, Haleb’e götürürler.
80’li yılların ortaları. Halep’deki teyzelerden biri Mersin’e gelir.
Zaten Mersin ve Halep, 40 lı yıllarda, birbirlerine, bayağı da gider gelirlermiş.
Ne zamanki HAFIZ ASAD, iktidar olur. Bu görüşmeler, aksamaya başlar. 80’li yılların birinde, Mersine gelen “teyzeye”, torpilli bir akşam yemeği verilir.
Yemek ertesinde, sofraya, 2 adet büyük daire tabak içinde, çeşitli meyveler getirildi.
Teyzemizin yüzü birden bozuldu, tombulca-pembe yanakları kızardı.gözleri yaşardı.
“ suriyede, bir aile, yemek ertesinde, böyle iki tabak meyve çıkarabiliyorsa, o aile, çok zengin demektir” deyip, kısık sesle ağlamaya başladı.
HAFIZ, o ara, suriyenin kanını içiyordu.
HAFIZ MI: “” NUSAYRİ ARAB”…
Üstelik, azınlıktı diye de, yazmak zorundayım.
Meyve faslını takiben, kahveler yudumlanırken, akşamın bombasının ortaya çıkacağını, elbette bilemezdik.
Teyze, çantasından, dikkatli bir şekilde bir zarf çıkardı.Adeta, ilginç bir ibadete başlayackmış gibi, hafif hıçkırarak, dedi ki: ablam ve ben, zamanında, malûm sebeplerden dolayı, ana-baba ocağından koparılıp, halebe götürüldük. Orda büyüdük…
Ve orda, “ Suriyelilerle” evlendirildik. Yani suriyeye “” İKİ NÜFUS” verdik.
Şimdi bu “ iki nüfusu”, geri almanın zamanıdır.
Size, “” kuzenlerinizin” resimlerini getirdim.
ŞİMDİ, Hüseyin de, bu resimlere baksın, beğendiği bir kuzeni varsa, ben , gerekeni yaparım. Demez mi!
Valla yalan yok, aklımda evlilik falan hak getire. Tabi bu teklif, nazik bir şekilde gargaraya getirildi.
Anneannem dedim ya, eviçi dili, arapça bir kadındı.ancak, ilginç bir şekilde güncelliğe-gezmeye-görmeye meraklı bir insandı.
Fakat nedendir bilinmez, çocuklarının arasına, uzun süreler koymuşlardı dedemle.
Bu da ister istemez, son iki evladın, ablalarına UZAK kalmasını getirecekti, aile içinde.
Ancak ZEKİYE HANIM, bir konuda çok ilginçti.
1960’lı yıllarda, ülkemizde, bir MISIR filmleri- müzikleri furyası vardı.
Ünlü bir MISIRLI erkek şarkıcı vardı: abdülhavap…
ABDÜLVAHAB’ın, bir şarkısı vardı ki, ZEKİYE HANIM, ondan vazgeçemezdi. Her ne zaman eve gittiysem, kahve içerken, kendisiyle bir ABDÜLVAHAP seansı geçerdik.
Şarkının, önce arapçasını okur, sonra, TÜRKÇE’ye çevirirdi.
Şarkı, aşağı yukarı şöyleydi…
“ya dünya, ya dünya
Bir gün öleceğimi biliyorum
Vallahi biliyorum
Ama sana doyamıyorum
No’lacak şimdi” diye devam eder giderdi şarkı.
Servetler, muhteşem süleymanlar, irili ufaklı iskenderler, bir takım cengizhanlar,geldi de geldi.
Yaktı yıktı, yok etti, kül etti defoldu gitti gezegenden.
Hangi birinden söz edeyim ki ZEKİYE HANIM…
Çocuk yapmak MARİFET değildir.
Lâfı, şöyle bağlayalım(mı)…
Yedek subay okulunda, tek anadan, 19 kardeşli bir bölük arkadaşımız vardı.
Zaten “19”.cudan sonra, karı geberdi gitti demişti, bir gece, cıgara molasında…