Ama önce “” QUO VADIS” nedir, ne değildir, şöyle eni konu kısaca izah edelim. Buyrun :
Quo Vadis", Türkçeye "Nereye gidiyorsun?" olarak çevrilen Latince bir soru sözüdür. En bilinen anlamını, Aziz Petrus'un Roma'dan kaçarken vizyonda Hz. İsa ile karşılaşması ve ona bu soruyu yöneltmesi rivayetinden alır. [1]
Anlamı ve Kaynağı
•    Hristiyanlık rivayetine göre Petrus, Roma'daki zulümden kaçarken yolda İsa'ya rastlar ve "Quo vadis, Domine?" (Yarabbi, nereye gidiyorsun?) diye sorar. İsa ise "Roma'ya, çarmıha gerilmeye gidiyorum" yanıtını verir; bunun üzerine Petrus utanç duyarak Roma'ya geri döner.
•    
•    •  Polonyalı yazar Henryk Sienkiewicz tarafından 1896 yılında yazılan Quo Vadis, yazarın Nobel Edebiyat Ödülü almasında büyük rol oynamış tarihi bir başyapıttır.
•    •  Sinema: Roman, 1951 yılında Mervyn LeRoy tarafından Quo Vadis (film) adıyla sinemaya uyarlanmış ve büyük bir destansı yapım olmuştur. 
Umarım az da olsa izah edebilmişizdir.
Bugün, 17 Ağustos 2026 pazartesi günü, anlamalıyız ki, ülkemiz- devletimiz, çok ciddi bir açmazla karşı karşıya.
Bu özge “ açmaz”, kısaca, TAYYİP BEY’in daha ne kadar “başta” kalabileceği, bunun için nelere yapılabileceği gibi, dar bir çerçeveyle sınırlı değil.
Dünya egemenliğini, her ne koşulda olursa olsun, elinden bırakmak istemeyen, abd “ egemenlik” terörünün, gezegen “petrol” merkezi diyebileceğimiz ortadoğuda, denetimi-yönetimi, daima elde tutmak isteyişinin, ülkemiz payına “ düşen”,rol toplamı olarak algılanmalıdır.
ELBETTE piramidin tepesinde de, bir senaryo yazarı ve “ oyuncu” tespiti yapanlar var(dır)… hiç kuşkunuz olmasın.
Tabi bu ROL “” dağılımında”, 2. Derecede oyuncular- figüranlar-set işçileri-ışıkçılar- dekorcular da, elbette BULUNMAKTADIRLAR.
Türkiye’yi, ön şartsız düşünmek, daha iyi, çok daha iyi yaşama koşullarının olabileceğinin hayallerini kurmak, tek bir sözcük ile, “” aşktır”.
Aşk, insanı acıtır, uykularını kaçırır. ( yâri güzel olanı, gece uyku tutmaz- SIVAS)…
Gerek bir erkeğin bir kadına duyduğu aşk olsun.
Gerekse de, kısaca tanımladığımız şekliyle olsun.
Birkaç gündür, Mersin’in 20 km kadar kuzeyinde, Doğançay köyünde, yalnızım.
Rahmetli ÖZDEMİR ASAF abimizin, “yalnızlık paylaşılmaz” dizesi ile Sefa Kaplan’ın, “” insan bir yalnızlıktır/1990”, kitabı, aklımda dolaşıp duruyor.
İnsansoyu, yüzlerce yıl, bazı konularda dolanıp durmuş, fakat derli toplu bir karşılık-yanıt bulamamıştır.
Aşk, belkide bunların en başta gelenidir.
Yahut, “ aydınlanma” diye yeri göğü sarstığımız alanda, örneğin, hiç düşündük mü, AYDINLANMA gerçekte nedir!
Çünkü, en az 7,8 tane DEVE DİŞİ düşünür, deve dişi şeklinde, birbirinden farklı izahla, AYDINLANMAYI tarif etmişlerdir.
Lock mu, Berkeley mi, Kant mı, Hume mı…
Farklı farklı yaklaşımlar hepsinde de.
O halde biz, AŞK derken, kendi AŞKIMIZI anlayıp, anlatmalıyız “ ortalıktakilere”.
Ben aşkı, iki türlü anlayageldim.
Bir kadına, ön şartsız bağlanmak.
Dünyayı, özgür bir biçimde, yine ön şartsız anlamak…
“bir kadına ön şartsız bağlanmak”, özelimizdir, burda yeri yoktur.
Biz, tam burda, AŞK’ı, dünya yaşamına duyulan bir bağlılık- tutku- özveri- sorumluluk olarak alıyor ve hiçbir ön şartın etkisi- gölgesi-şemsiyesi vs olmadan, anlamak ve anladıklarımızı paylaşarak, anlatmak istiyoruz.
Bu ön şart(lar) nedir, ne olabilir!
En başta din!
İçinde yaşanılan “ devletin” , yaşayanlara “ dayattığı” tüzükler-yasalar- kendine göre ürettiği yasalar”.
Şunu iyi bilelim ki, insanlık, çok uzun zaman içinde, ÖZGÜRLÜKTEN-özgür düşünceden, ustalıkla kaçmıştır.
(( Ben, özgürlükten KAÇMADIM.))
Kendi özgürlüğünü, DAİMA, din adamlarına-kırallara- göya modern zamanlarda da, “parlementer” yolla seçilen, “m.vekillerine” bırakmışlardır.
Bu “ komedi” sahnesinde, ülkemiz, gerçekten de, has bir TRAJİK  noktadadır.
Örneğin, TBMM kürsüsünün hemen arkasında, koca koca harflerle, “” egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” yazar yazmasına da…
71 yaşıma kadar, BEN, egemenliğin “ milletle” paylaşıldığını “” GÖRMEDİM”. HATTA, 364 BURHANETTİN KOCAMAZ, MERSİN “”bşb” başkanı iken,belediye otobüslerinin arkasında, “” birlikte yönetelim” diye kocaman harflerle yazıların konulduğunu hatırlıyorum. Ve fakat, “ birlikte yönetimin” gerçekleşmediği de bir gerçekti.
Bugün 71 yaşımda, ne denli özgürlük düşkünü isem, 1972 baharında, KABATAŞ ERKEK lisesinde yazıp, okul şiir yazma yarışmasında 3. Olan şiirimin adı gibi : KENDİ BAŞIMA BUYRUK yani diğer tarafıyla hiçbir türlü özgürlüğünden taviz vermeyen-vermemiş biri olarak bugünlere geldik.
Üzgünüm. Elimden gelebilecek olanları, ükeme veremedim.
Belki bir nebze bu yazılar, zamanla, yararlı olur.