Ya da büyük dünya yalnızlığı(*)
İnsan uygarlık tarihinin ölçüleri var mıdır! Olmalıdır. Bu ölçünün başında, şiir-felsefe-mimari olsa, hoş olur.
Türkçemizde, boşuna, “” şiir gibi” ifademiz yok. Kimbilir, “” gibi” EDAT ekinden kaynaklanan, ne binbir çeşit çağrışımlarla yüklü durur, bu betimleme.
Cemal Süreya’nın, zamanın behrinde, bir teve- canlı programında, SENFONİK bir eser gibi ezberden okuduğu, DRANAS’ın,(bence), KAR şiirindeki, başdöndürücü mısraı; BÜYÜK DÜNYA YALNIZLIĞI(*)… Gibi’nin de ötesinde, anlam ehli olanların, psişik akıntılarına, neler taşıyor olabilir.
Şiir, toplumumuzda, en çok hafife alınan yazın türüdür. Bu toplum, bu hafifliği, eski bir başbakanının ağzından, “ ne var ki, gençliğimde ben de şiir yazmıştım” şeklinde duymuştur.
Hal böyleyken, toplumun “”şiir-şair” cephesinden bir uyarı ateşinin açılmaması da, anlamlı sayılmalı mıdır!
Şiir, bir dilin, hele de TÜKÇE gibi, yüzlerce yıl, iki kültür arasında, ÖRSLE ÇEKİÇ arasında kalmış gibi, soykırıma uğratıldığı ortamda, ruhsal filozofisinin temel sütunu görevinde olmalıdır.
Gerçekten de şiir, hele de has şiir, o dilin içindeki şairin, bir anlamda, büyük dünya yalnızlığıdır.
Şiir kibirli, hatta küstahdır.
ÜST DİL’dir…Yanına, yöresine kimseyi yanaştırmaz. Süslü püslü tümceleri, altalta getirmekle, şiir olmaz, hiç ama hiç olmaz. Hele de şiir, bir öyküleme değildir. Bugün, ortalığa şiir diye dökülen, anca uzanabildiğim bir dolu “ metin”, gerçekte öyküdür. Bugün, çoğu dünya nöbetini tamamlamış, tanıdığım bir dolu öykücümüz vardır. Hemen hemen hepsi, yazın yaşamlarına şiirle başlayıp, bir vakit geldiğinde, kıvırramayıp, öyküye dönmüşlerdir. Metinlerine yakından bakıldığında, görülebilir.
Dağlarca, şiiri, kozmik bir psişik metnin, zihnine ulandığı şairi tarafından, kendi anadiline çevrilen bir metin olarak tarifler.
Nihayet şiir, sözcükle yazılmaz.
Varoluşun dip sularının önünü açan, evrene göz kırpan bir psişik edim olup, bir sonraki adımı ise, sufiliktir.