İSTANBUL’DA, 1980 öncesinde okumak, bir çeşit, ikinci bir üniversite gibi(y’di)r.
Bu ikinci üniversiteden, yeteri derecede yararlandığımı, maalesef, söyleyemem. Ama yine de kendi çapımda, önemli öğrenmelere, şahitliklere, masa dostluklarına sahip olmuşumdur.
Sevgili kardeşim, şair GAZANFER ERYÜKSEL’le, sanırım, 50 yıla yaklaşan bir irtibatımız, sevgimiz, kalpdaşlığımız var.
Kat’i surette, birbirimizden vazgeçmediğimizi, beyan ediyorum.
Ne demişti CEMAL SÜREYA: “” aşklar da bakım ister”…
Bizimki de, galiba “ o hesap”..
Nedir ki, yalnızca HİLMİ YAVUZ hocamızın mekanındaki sohbetlerle sınırlanan bir dostluk olmadı bu “kalpdaşlık”.
O zaman, ÇİÇEK PASAJININ, yan sokağındaki çiçekçilerin ordan girildiğinde, az ilerde, sağda, MERCAN-GÜÇLÜ KOKOREÇCİ NAM, bir mekân vardı.
Karşılıklı iki dükkan; birinde midye tava yapılır, az gerisinde mutfak, karşısında da, oval mermer masalarda, ayakta, BİRA KOKOREÇ MİDYE “”taam” edilir, ( yani yenir), bol köpüklü “” sifon bira”, içilirdi.
Adam gibi adamlar…
Görünmeyen, hissedilen bir meyhane disiplini içinde, yer içer, güler, birbirinin sözünü kesmez, alçak sesle “konuşulurdu”.
Az da olsa, arada gelen,ince, zarif hanım efendi bayanlar…
O bayanlar geldiğinde, tüm erkek masalar, ağzına-diline- sazına sözüne “” mukayyet” olur/ yani, dikkat ederlerdi.
Nezakete, inceliğe, zarifliğe bakınız. “ geçmiş zaman olur ki” diyeceğiz, amma, bu değerlerin, hiç “” geçmemesi” gerekmez miydi toplum yapısından.
Nasıl oluyor da, zaman içinde, tuhaf-anlaşılmaz-çapaçul- ayak takımı zihniyetli bir “toplumsallık”, memleketi esir alıyor.
Neyse.
Bir seferinde, sahtelik yapan “ cıgara tombalacısını marizleyip”, şef garson, allah selamet versin, BAHTİYAR ABİ ile birlikte, ceza olarak, bir paket, MALATYA işi(!) kapaklı kısa malborosuna el koyuyoruz…
Hemen yanımda da, yeni yeni ünlenen KLASİK TÜRK müziği icracısı, ZEKİ ÇETİN! Zeki beyle birlikte, hanım arkadaşını sakinleştirmek, hayli zor olmuştu ya!
O gün, GAZANFER , ben, mermer oval bir masada(*), ufaktan derinleşmedeyiz.
1978,1979 falan olmalı.
Duvara hafif yaslanmış, fötr şapkasını, alnına doğru yıkmış biri, sağ omzu duvardan destek alıyor.
Sanki bilinmek, görünmek istemiyor gibi.
(*) mermer masa deyince, yalan yok, aklıma, CAN YÜCEL geldi.
"Kalamışta, Öğlen sıcağında,
Heykeltraş Kuzgun’la beraber
Damarları varisli ve mermer bir masanın başında
Yeni kesilmiş iki sığır kulağı gibi otururken..."
Elbette ben ve GAZANFER, yeni kesilmiş, iki dana kulağı gibi değildik.
Lâf, birinci yeni şairlerine gitti.
Ben, yahu orhan veliyi, melih cevdeti biliyoruz da, oktay rıfatı, bir türlü soyadı ile bilmiyoruz birader şeklinde dertlendim.
Kitaplarının kapağında, hep OKTAY RIFAT yazar yahu, der miyim.
Der demez, sağ omuz başı, duvara yaslanık bey, fötrünü az biraz kaldırıp, bana bakarak, HOROZCU-HOROZCU demez mi…
Aaa deyip, OKTAY RIFAAAT diye şaşkınlaşmaz mıyım…
2012 sonu veyahut 2022 başları.
Eşimle, BEYOĞLU, “” çiçek pasajına” yakın bir yerlerdeyiz.
Aklıma, yıllar öncesinin MERCAN BİRAHANESİ, şef garson YADİGÂR ağabey geldi.hadi dedim eşime, MERCAN’a gidelim, eskileri y’ad edelim, derinlere dalalım. Hadi dedi eşim de.
Gittik, bir de ne gördük ki… ayakta oturduğumuz kısım, masalı-oturmalı, mutfak ve midye pişirilen kısım da, keza öyle.
Ancak, her iki tarafda da bizden başka kimse
yok. Genç bir garson, bize servise başladı. Ufak, tefek laf düştü ortaya. Dedim ki, biz buraya, hem eşime MERCAN’ı göstermeye, hem de “” yaşıyorsa”, şef garson abimiz, BAHTİYAR ABİYİ görüp, eşime tanıştırmaya geldik, “” dedim””.
Genç garson, bu mesleğe burda başladım efendim, şu an, 19. Senemdeyim. Siz gerçekten, ustamız BAHTİYAR ABİYİ görmeye mi geldiniz “ dedi”.
Evet dedim… hem üniversite hatıralarımı hem de BAHTİYAR abiyi eşime göstermeye, tanıtmaya geldik dedim.
Hiç umulmadık bir şey oldu.
Genç garson, BAHTİYAR ABİMİZ, biraz rahatsız, evinde istirahat ediyor ve siz onu, görmeye geldiniz… dediii ve kısık sesle ağlamaya başlamaz mı!
Yahu siz ne biçim insansınız, 19 senelik mesleğimde, böyle bir şeye şahit olmadım dedi ve elimi öpmek istedi.
Reddettim,onun yerine, sarılıp, yanaklarından öptüm…
Umarım bu cümleler, içinize, az da olsa, bir sükûnet- esenlik- huzur taşımız, belkide göz pınarlarınızın, istem dışı ıslanmasını sağlamış olabilmişse…
Demekki görevimi, sorumluluğumu yerine getirebilmişim demektir.