1.Perde
Aklıma geldi, Olba’ya danışayım dedim. 
Bu yaşa kadar, özellikle üniversite öğrencisi iken, kimbilir, doğru zamanda, doğru yerde, önemli insanlarla, hatta farkında olmadan yanyana gelmişim. 
Bunları, bir hatıra izleği gibi yazayım dedim.
Çok iyi olur abi dedi Olba.
Hadi başlayalım o zaman…
VARAN otobüsü, diğer bütün şehirlerarası otobüsler gibi, şehiriçindeki yazıhanesinin önüne gelirdi.
O zaman TARSUS belediye binası, şehir merkezinde, hoş bir yapıydı. Nice anılarımız vardır o binada, adeta anıt bir binaydı.
Celladın biri yıktırdı, bir vakitler. 
Neyse.
İstanbul’a gidiyorum, yıl, 1976 baharı olmalı.
Koltuğum, koridor kenarı.
Cam kenarında, gözlüklü, pembe beyaz tenli, başındaki saçı, adeta bir kucak kar gibi, bir adam oturuyor.
İyi akşamlar deyip, yerimize ilişip, oturduk.
Otobüs, yıllarca gittiğimiz, meşhur E-5 karayoluna, KÜRT MUSA köyünü geçip, revan olunca, o da ne, adam, sağ ayakkabısını çıkardı, altına aldı.
Ceket cebinden de,  99 luk bir  tespih çıkardı. İyi yolculuklar dedi. 450 km süresinde, aramızdaki tek cümle, bu idi.
Ankara’da indi. O kadar.
Ben, İstanbul’a devam ettim. Üniversiteli abilerimizin evini ziyarete gittim. O zamanlarda, BİLİM TEKNİK dergisi, anca bir buçuk karış boyunda çıkardı ve enfes bir dergiydi.Ben de, abiler gibi, arada sırada alırdım.
Masanın üzerindeki sayıya bir göz atayım derken, kapakta bir de ne göreyim…
Yol arkadaşımın, tam sayfa fotoğrafı.
Altında, “ dünyanın en genç profösörü, OKTAY SİNANOĞLU yurda döndü, yazmıyor mu…
Abi dedim, ben Tarsus’tan OKTAY SİNANOĞLU ile Ankara’ya kadar, yanyana geldim dedim. Demesine de…
Abiler, önce,inanmadılar, hadi ya falan dediler.
Israrla konunun üstüne gittim. Neden yalan söyleyeyim. Adam Mersin’den binmiş otobüse. Hepsi bu. Ankara’ya kadar, yanyana geldik. Olamaz mı yani… 
Zar zor da olsa, ikna oldular. Neydi onları, ters düşündüren. Oktay Sinanoğlu gibi devasa bir adam, otobüsle yolculuk edemeyecek miydi! Tut ki uçakla yolculuk etmeyi seçti.
Uçakta da, yanına birisi oturmayacak mı! O oturan da, benim gibi, tanıyıp, tanımayacak, sonradan farkedecek, kiminle yanyana oturduğunu…
Yıllarca bu hoşluğu, anı defterinde muhafaza etmeyecek mi!
Aradan yıllar geçti.
2002 idi, İÇEL SANAT KULÜBÜ, Oktay Hocayı, Mersin’e davet etti. Kuzenim başkan idi. Hocaya, kaldığı sürece, sen refakat et demez mi…
Öyle bir üç gün yaşadım ki hocayla… 
Son gün, çok özel bir projeden söz etti. Çok heyecanlanıp, projede yer almak istediğimi söyledim, zevkle kabul etti.
Ancak, hoca, birkaç ay sonra, sıra dışı bir şeker sorunundan dolayı, göçtü, gitti. Proje de, askıda kaldı.
Şimdilik o “projeye” esas olan kaynağın ne olduğunu bildirmiyorum. Ancak, kısa bir bilgi vereyim…
“ Amerikan emperyalizmi” denilen illet, hiç de öyle göründüğü gibi değil. Buz dağının derinlikleri, kolay kolay kulaç atılamayacak yerler…Burda üzerimize düşen görev, kısaca, SABIRLA,  çok çalışmak-okumak- araştırmak, öğrenmek ve paylaşmak.
Ben, “o kaynağın “ takip eden 2. cildini de bulmuştum. Yayın, sözlü kitapdı ve haliyle ingilizce idi. Tastamam, 4 saate yakın sürüyordu.
Günlerce, yayın yaptım, yardımcı olun, şu dehşet belgeyi tercüme edelim dedim. Bir tek allahın kulu, elini uzatmamıştı feryadıma.  
Bu göklerin altından, bir OKTAY SİNANOĞLU geçti. Hocanın yüzüme karşı söylediği kederi, daha da iç burkandır. “ Şarkıcı ESİN AFŞAR’IN ağabeyi de olmasam, memşeletimde, hiç kimse beni tanımayacak, bilmeyecek”!!!
Ne dersiniz! Hoca, haklı mıydı…

Hüseyin SUNGUR