Bu birinci yol, düşe kalka, Orta çiftliğe gider, ordan, bilmem kaç yılından kalma, her biri neredeyse, iki kol boyu kalınlığındaki, bölge taşlarıyla yapılmış köprü aşılarak, Çatalca Burhanlı çiftliğine varılır(dı). Orta çiftlik, bölgede olup bitenleri tespit ve tasvir etmek için, adeta kutup yıldızı görevi ifa ederdi.
Bir traktör devrilmiş ya da bir tarlayı haşere basmış, iflahını gevretmişse, lâf, hemen şöyle kurulurdu: Orta çiftlikten aaarı, ( ordan itibaren) , Cebrail tarlaya giderkene, soldaki dutun olduğu falan…
Bu arada, Cebrail deyince, dindeki Cebrail’i falan anlamayın. Bizim ovada, varımız yoğumuz olan topraklarımızın, her birinin, hemen hemen, insan gibi, adı ve hafızamızda kayıtlı , nüfus sicili olur.
Cebrail tarla, Kör Sülo, molla Memet, Küçük keli, höyük gibi, değişik durumlara, hatıralara dayanan adlandırmalardır bunlar.
Sahibin, toprakla ilişkisi, öte bir duygusallıktır.
Burnundan içeri, ovanın yeli girmemiş, traktörden veyahut merkepten düşmemiş, tozun toprağın, kulaklarına dolmamış bir adam, bu öte ilişkiyi anlayamaz, hissedemez.
Geceleri, gökyüzünün sonsuzluğuna baktığımda, yüreğimde büyüyen ivazsız bir sevdanın, huzurun, sükûnetin, tamamen toprağa bağlı olduğunu, bugün, çok daha ayrıntılı ve dokunaklı anlıyorum.
Bunun nasıl bir gönül serveti olduğunu, bilmem ki, anlatabiliyor muyum, anlatabilecek miyim! Bu satırların yazılması, elhak, zorunludur. Hayatın çıplak gerçeği, imtiyaz kabul etmez, torpil işlemez ve o gerçek, orda, bütün yalın haliyle durur.
Bekler ki birgün, birisi gelip, O’nu beklediği duraktan alsın, evine götürsün, açıp baksın…
İşte birgün, aileye nerden ve nasıl geldiği, uzun zaman merak ve muamma olan birisi, bir sabah uyanıldığında, içgüveysi olarak, kocaevin bitişiğine eklenen evin içinde görüldü.
Uzun zaman, ailenin derdine dert katacağı, o gün bilinemeyen bu hâl, hiç kimse tarafından, doğru dürüst de anlaşılamadan, ömrün ırmağı içinde, kaykıla kaykıla aktı gitti, ardında kan ve uğursuzluk bırakarak.
Evin büyüğü, Bûrhanzâde Kemal Efendi, hem de adliye başkatibi olarak, böyle bir uğursuzluğa, kademsizliğe nasıl engel olamamıştı. Parmakçalı kahvede, zaten uzunca zaman, aznif ve kemo masalarının, gözde mevzularından biri olmuştu bu içgüveysilik hali.
Zaten öyle ki, bu muamma içgüveysi de, bundan çekindiği için, eve dönüşlerini, Parmakçalı kahve sokağından ziyade, Kozacıoğlu konağının denginden yapardı ki, kahvedekilere görünmeye.
Yıllar yıllara, bir sır düğümü gibi, eklene eklene, kötülükler, yeni kötülüklere sorgusuz sualsiz eklene eklene yaşandı.
Durumlar, sessiz ve loş odaların kapılarının ardında, fısıltı halinde konuşuluyor, fakat gerçek, bir türlü yüksek sesle konuşulmuyordu. Aileden gördüğü bu tuhaflığı, kendine iltimasa çeviren içgüveysi, Bûrhanzâde’nin ölümünü bir fırsat bilip, kimselere danışıp etmeden, Çatalca’daki çiftliğe el koymakla kalmamış, ailenin tek oğlu Asım’ı da, çiftliğe sokmamak küstahlığını dahi göstermişti.
YAZI BOYUTU: