Okuma serüvenimiz sözde muktedir zavallıların borazanına dönüşen Sabah gazetesinin geçmişte okurlarına ulaştırdığı kültür seti arasında bulunan Heınrıch Böll'ün,"CÜCE İLE BEBEK"in sayfalarında sürüyor...
Amaçsız kalabalıklarda boğulduğumdan olabildiğince yalnızlığı yeğliyorum...
Kültürpark'ta bulutların arasından göz kırpan güneşe anlımı verip sırtımı dayadığım palmiyenin 3-5 metre solundaki ağacın altına çol çocuk bir aile oturdu.
Erkeksi havalarla kostaklanan delikanlıdan fotoğrafımı çekmesini isteyince, mini minnacık Eda isimli kız çocuğu, kendisinin de yapabileceğini söyleyip koşturdu. Eline aldığı telefonla büyüpte küçülmüşcesine devinerek işini tamamladı...
Edacık aldığı aferile yanımdan ayrılırken, ben yaklaşık o yaşlarda yaz tatillerinde gittiğim köyümüze tek tük gelen arabaların ardından tozlar içinde koşuşturdugumuz günlere uzandım....
Nerden nereye...
Yokluk ve yoksunlukların üzerinde yükselen teknoloji, gölgesinde gerçeklerin acımasızlığı...
Ah serçeler gibi daldan dala seken uçarı düşünceler, kanatlarınızda gezeriz hep...
Yaklaşık 55 milyonunu aşkın insanın katledildiği İkinci Dünya Savaşı'nın Almanyası'ndan kesitlerle örülü CÜCE İLE BEBEK'e dönersek, zaman ve uzam farklı olsa da değişen özde birşey yok...
İyi kötü, güzel ve çirkin gibi savaşların metafiziği de evrensel...
İşte o süreçten kısa, ancak yakıcı kesitçik:
"Savaş üzerine, şu anda yaşadığımız yaşam üzerinde kaybedecek sözümüz yoktu. Savaşın dişlerini gösteren o maskara suratını gereğinden sık ve yakından görmüştük, yaralılar her iki tarafta karanlık gecelerde iki değişik dilden yakındıkça, onun dehşet verici soluğu yüreğimizi titremelere boğmuştu. Savaştan o kadar nefret ediyorduk ki, onu bir 'yazgı' aşamasına yüceltmek için gerek bizim burada, gerek karşı tarafta kendini bilmezlerin sabun köpüğü andıran boş sözlerine inanmıyorduk.
Ama gelecekte böyle zamanlardaki söyleşilerimizin konusunu oluşturmaktan uzaktı. Gelecek, sivri köşelerle donatılmış bir tüneldi bizim için; adı geçen köşelere toslayabilir, oramızı buramızı incitebilrdik ve dolayısıyla bundan korkuyorduk...."
Kentlerin yakılıp yıkıldığı dönemin Almanya'sında cephede askerler can verirken, sivillerse varlıklarını sürdürebilmek adına ellerinde kalan son eski püskü eşyalarını satıp yerlerden sigara izmariti toplarlar...
Evet sevgili canlar, savaş; yokluk, korku ve ölüm demek...
Gönül perdemde satırlarla betimlenen savaş meydanlarının vahşeti film şeridine dönüşüp akıp giderken, yıllar önce yazdığım uzunca şiirin," Korkusuz yaşamak olası mı silahların gölgesinde / olası mı titrememek / dayalıyken namlu / ayva tüylü şakağa...
Top / tüfek / tank / ekmekten çok / şekerden çok mermi / uzun yaşamak olası mı Afrika’da..." başlangıç dizeleri dökülüyor dilimden...
Ve Küçük Edacık, elindeki bir bardak içecekle tekrar önüme dikiliverdi...
Oysa daha önce onlarla hiç karşılaşmadım, işte bölüşmenin erdem ve yüceliği...
Yudumladığım en güzel içecek...
Pır pır eden yorgun yüreğim, hesapsızca bölüşmenin insani sıcaklığıyla ısınıp serinledi...
Derken başımı çevirip baktığım mavi sonsuzluğun kıyıya vuran ak köpüklü dalgalarında,"Ta Alaska'dan Ümit Burnu'na / her kilometrede / her milbahride / dostlarım ve düşmanlarım var...
Dostlar ki / bir kerecik görüşüp selamlaşmadık / düşmanlar ki / kanıma susamışlar / kanlarına susamışım..." dizelerinde şekillenen Nazım Usta, içten gülen gözlerle bakarken, "Hesapsızca sevin birbirinizi..." dercesine el sallıyor, kıymetini bilip özlemini gerekleştiremeyen bizlere...