Efendiler, Müslümanlıkta böyle iyiliğin yeri var mı..? | Foto Haber | İnternet Gazetesi

Efendiler, Müslümanlıkta böyle iyiliğin yeri var mı..?

Efendiler, Müslümanlıkta böyle iyiliğin yeri var mı..? fotohaber.com.tr

Reklam amaçlı iftar çadırları kavgası, yapanın niyetini ortaya koyan en çarpıcı örnek


On bir ayın sultanı mübarek Ramazan’da meydana gelen olaylar utanç verici. Yerel seçimler öncesi idrak edilen son Ramazan olunca belediyelerin “siyasi rant amaçlı “iftar çadırları için yumruklar bile konuştu.

Buda yetmezmiş gibi başta büyük şehir belediyesince açılan iftar çadırlarında Başkan M.Özcan’ın büyük boy fotoğraflarının yer alması yapılan iyiliğin amacını anlatmaya yetiyor.

İftar çadırlarının tüm giderleri Mersin Büyük şehir Belediye bütçesinden yapılmasına rağmen M. Özcan hayratıymış gibi reklam edilmesi dinimize görede günah ve hayırdan uzak bir davranış olarak ayetlerle belirtilirken, böyle yapan için , Peygamber efendimiz SÜM’ACI (çıkarı için ve gösteriş olsun diye hayır yapan), MENNAN ( yaptığı iyiliği başa kalkan) ve MÜRAİDEN (gösteriş delisi)  tanımlarını yaparken, insani boyutuyla da etik bir davranış olmadığı gibi, sadece “Mersin Büyükşehir Belediyesi İftar çadırı” demenin bile dinimizce yasak olduğu yine ayetlerle emredilmiştir.

Bunların yanı sıra Başkan M. Özcan’ın erzak yardımlarının dağıtım yöntemine de “MAİDE” suresi yorum getirmekte olup, bu yardımlarında gizliliği esas tutarken en hayırlı yardımın gece karanlığında kimin, kime yardım ettiğinin bilinmeden yapılanıdır demektedir.

İşte  Mâide sûresi, 5/101.

Peygamber Efendimiz, "Cenâb-ı Hak, çıkarı için ve gösteriş olsun  diye hayır yapan süm’acıdan, ne gösteriş delisi mürâîden, ne de iyiliğini başa kakan  mennândan hiçbir şey kabul etmeyiniz!" buyurmuştur.

Hayır ve hasenâtı gizli yapmak ve sadakayı kimseye göstermeden vermek gösterişten ve "desinler"e iş yapma mülahazasından kurtulmak için iyi bir yoldur.

Bizim dünyamızda, gizlice iyilik yapıp, yardım ettiği fakire bile kendini bildirmeden sırra kadem basan insan çoktur.

Seleflerimizden bazısı, sadakasını bir fakirin geçeceği ya da oturacağı yere koyup oradan uzaklaşarak;

kimisi, uyumakta olan bir muhtacın cebine para koyarak;

bir başkası da, sırtındaki yardım çuvalını bir kapının önüne sessizce bırakıp gözlerden kaybolarak yardımda  bulunmayı tercih etmişler; riyadan, süm’adan ve minnet altında bırakmaktan son derece sakınmışlardır.

 

Ne var ki, Peygamber Efendimiz bu hadis-i şerifte, imrenmeyi ifade eden gıpta sözcüğü yerine "haset" kelimesini kullanmış ve böylece, gıptanın çekememezliğe hem-hudut bir ruh hâleti olduğunu da nazara vermiştir. Yani, bir insan, bir arkadaşının halini, yaptığı işi ve tavırlarını çok beğenir,i imrenir ve ona benzemeyi arzularsa, bunda bir mahzur olmayabilir. Fakat, "Niye diyerek  bir kıyaslamaya, hatta gizli bir rekâbete doğru kayarsa o zaman haddi aşmış olur. Artık o, gıpta sahasından çıkmış, haset alanında dolaşıyor; onun imrenme hissi de yerini kıskançlığa ve çekememezliğe bırakıyor demektir.

 


Ayrıca, insanların gıpta damarını tahrik etmemek de gıpta edilecek halde bulunan kimselere düşen bir vazifedir.

Bu hususa dikkat çeken Peygamber efendimiz, ihlas kurallarını sayarken "fazilet furuşluk nevinden gıpta damarını tahrik etmemek" esasını da belirtmiş ve her fırsatta şahsî meziyetleri sayıp dökmek, sözü hemen ferdî başarılara getirmek, başarılanları kendine mal etmek ve hep önde görünmek de mahzurlu alan sınırında dolaşmak demektir.

Bundan dolayıdır ki, bizim kültürümüzde, bir insanın kendi fazilet ve meziyetlerini sayıp dökmesi ayıp kabul edilmiş; ayrıca, iyilikleri gizli yapma anlayışı gelişmiştir. Mesela, sadakalar, başkalarının görmeyeceği ve bilmeyeceği bir şekilde fakirlerin eline ulaşması için götürülüp bazı yerlere bırakılmış; bu düşünceyle her köşeye "sadaka taşları" yerleştirilmiş; muhtaç kimseleri minnet altında bırakmamaya, onları incitmemeye ve hasede sevk etmemeye azamî gayret gösterilmiştir. Sadakayı verenle onu alan arasına vakıflar gibi aracılar konmuş, bu sayede hem fakirlerin mahcup olmaları ve zımnî bir başa kakma tavrına maruz kalarak incinmeleri önlenmiş, hem de zenginlerin riyaya düşmelerine ve böbürlenmelerine meydan verilmemiştir.